TÜMELLER NEDİR? | FİLOZOFLARDAN SEÇMELER

8 dk


Bu bir üçgen midir? Hayır üçgen şeklinde bir tabeladır. Bu bir üçgen midir? Hayır bu da üçgen şeklinde bir kurşun kalem izidir. Peki üçgen nedir? Üçgen şeklinde olan bir şeyi değil doğrudan üçgeni gösterebilir miyiz? Üçgenlik diye bir şey var mıdır? Nesnelerin şekil, biçim ve renk gibi özellikleri o nesnenin ötesinde kendi başına bir varlık yani tümel olarak bulunabilir miydi? Filozoflar bu problem üzerine yüzlerce yıl tartıştı. Peki kilit filozoflar tümeller hakkında ne dedi? Gelin videonun devamında hep beraber öğrenelim.

(intro)

Tümeller tartışmasını antik dönemde önce Platon başlatmıştır. Platon, idealar aleminden bahsederek görünür dünya ile kavramlar dünyasını birbirinden ayırır ve tümelleri idealar alemindeki gerçek varlıklar olarak tasvir eder. Yani ona göre idealar aleminde üçgen gerçekten de vardır, herhangi bir nesnenin şekli olarak değil, gerçekten kendi olarak üçgen vardır. İdealar dünyasında beyazlık, üçgen, masalık yani masa olma, kedilik yani kedi olma, insanlık yani insan olma gibi tümeller bir varlık haliyle mevcuttur. Bu tümeller bizim sıfat olarak yakıştırdığımız her şeyin saf formudur. Ve biz de görünür dünyada gördüğümüz tekilleri yani teker teker her bir nesneyi pay aldığı miktarda tümeliyle yakıştırırız. Yani üçgen şeklinde bir tabela, üçgenlik ve tabelalık tümellerinden aldığı payla üçgen şeklinde bir tabeladır. Tümelleri bu şekilde yorumlamaya aşırı gerçekçilik denir.

Platon’un öğrencisi Aristoteles ise hocasına tümeller konusunda karşı çıkar. Aristo, tümeller tartışmasında Platon’un idealizmine karşı gerçekçi ama yere basan bir duruş sergiler. Onun yaklaşımı felsefede içkin veya ılımlı gerçekçilik olarak adlandırılır. Aristo’nun karşı çıkışının iki sebebi vardır. İlk olarak eğer tümel, nesneden ayrı bir yerdeyse, o nesnenin nasıl özü olabilir? Bir şeyin özü, o şeyin içinde olmalıdır. İkinci olarak ise dünyadaki nesneleri açıklamak için bir de onların gölgelerini veya ideal hallerini başka bir evrene yerleştirmek, açıklamayı kolaylaştırmaz; aksine kalabalıklaştırır. Aristo’ya göre var olan her şey iki yapının birleşimidir: madde ve form. Madde bir şeyin neyden yapıldığıdır mesela heykelin tuncu. Form ise o şeyi o şey yapan yapıdır, yani tümeldir mesela heykelin şekli veya insanlık özü. Aristo der ki: “Tümel, tekil olanın içindedir.” Yani insanlık kavramı, dünyadaki tüm insanların ortak formudur ve bu form ancak somut insanlar var olduğu sürece vardır. Nesne yoksa, form yani tümel de ortada boşlukta süzülmez. Kırmızılık diye genel bir kavram vardır, evet. Ancak bu kırmızılık, kırmızı bir elma, kırmızı bir bayrak veya kırmızı bir kalem olduğu sürece gerçektir. Bütün kırmızı nesneleri yok ederseniz, kırmızılık diye bağımsız bir varlık kalmaz.

Yeni platoncu filozof Porphyrios ise bu ayrılığı sistematik bir tümeller tartışmasına dönüştürür. Kendi öğrencilerine Aristo’nun Kategoriler kitabının bir özeti olarak okutabilmek için Isagoge kitabını yazan Porphyrios, kitabın başında tümellerle ilgili şu üç soruyu sorar: Cinsler örneğin “hayvan” ve türler örneğin “insan” dış dünyada gerçek bir varlığa sahip midir, yoksa sadece zihinde mi bulunurlar? Eğer dış dünyada varsalar, bunlar cisimsel midir yani elle tutulur mudur yoksa cisimsel olmayan soyut varlıklar mıdır? Eğer cisimsel değillerse, bunlar duyusal nesnelerden yani tekil varlıklardan ayrı mıdır, yoksa onlara bitişik mi yani onların içinde mi bulunurlar? Porphyrios soruların karmaşıklığı sebebiyle net bir cevap vermez, ancak beş tümeli ortaya atar. Bunlar cins, tür, ayrım, hassa yani özgülük ve araz yani ilintidir. Örneğin duyumsayan canlılık bir cinstir. Hayvan ve insan ise duyumsayan canlılık cinsinin iki türüdür. Ayrım ise aynı cins altındaki iki türü birbirinden ayıran şeydir, yani insan ve hayvan için ayrım akıldır. Hassa yani özgülük ise türün sadece kendisi olmasıyla kazandığı bir özelliktir, mesela insan için kültür özgülüktür. Araz yani ilinti ise iki ayrı türü aynı cinste birleştiren özelliktir, hayvanla insanı birleştiren nefes alma ilintidir. Porphyrios’un Isagoge’u Yunancadan çevrilerek İslam felsefesine de taşındı, Orta Çağ Avrupası ise Latinceye yapılan başka bir çeviri sayesinde tümeller tartışmasıyla tanıştı.

6. yüzyılda Boethius, Porphyrios’un bu eserini Latinceye çevirmiş ve üzerine yorumlar yazmıştır. Başlattığı tartışma da nominalizm yani adcılık, konseptualizm yani kavramcılık ve realizm yani gerçekçilik gibi akımların doğmasına neden olmuştur. Porphyrios bu mesele çok derin diyerek tümeller hakkındaki soruları cevapsız bırakmıştı. Boethius ise bu soruları yanıtlamaya çalışarak tartışmayı bir adım öteye taşıdı. Boethius’un çözümü, Aristotelesçi bir mantık ile Platoncu bir teolojiyi birleştiriyordu: Aristotelesçi yaklaşımla tümeller nesnelerin içindedir ve zihin onları nesnelerden soyutlayarak kavrar. Bu bakımdan tümeller zihinseldir. Ancak Platoncu bir yaklaşımla da tümeller, Tanrı’nın zihninde birer ide veya model olarak nesnelerden önce de vardır.

Şu ana kadarki yaklaşımlardan tamamen kopan Roscelinus ise Nominalizm yani Adcılık akımının kurucu babası kabul edilen filozoftur. Onun görüşleri, döneminde sadece felsefi bir tartışma değil, büyük bir teolojik skandal yaratmıştır. Roscelinus’un felsefe tarihine kazıdığı en meşhur tabir Flatus Vocis yani Ses Tınısı’dır. Ona göre tümel dediğimiz şeyler, dış dünyada hiçbir gerçekliği olmayan, sadece ağzımızdan çıkan bir soluktan veya ses tınısından ibarettir. Gerçek olan nedir? Sadece tekil varlıklardır. “Şu insan” (Ahmet) gerçektir, “Şu at” gerçektir. İnsanlık nedir? Sadece bir isimdir, zihnimizin veya dilimizin yarattığı bir gruplandırmadır. Roscelinus, tümelleri reddettiği gibi bütün kavramına da saldırır. Ona göre bir “bütün” (örneğin bir ev veya bir orman), onu oluşturan parçalardan bağımsız bir varlığa sahip değildir. Eğer bir evin parçalarını (tuğla, tahta, çatı) ayırırsanız, geriye “ev” diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla ev, sadece parçaların bir araya gelmesine verdiğimiz bir isimdir. Roscelinus’un bu radikal mantığı, Hristiyanlığın en temel inancı olan Teslis (Üçleme) doktrinine uygulandığında yer yerinden oynadı. Kilise doktrinine göre Tanrı; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak üç kişidir ama özü (tözü) birdir. Roscelinus dedi ki: Eğer ‘tümel’ olan o ortak öz yani Tanrılık gerçek bir varlık değil de sadece bir isimse; o halde Baba, Oğul ve Kutsal Ruh birbirinden tamamen ayrı üç gerçek varlıktır. Bu mantık onu doğrudan “Üçtanrıcılık” suçlamasıyla karşı karşıya bıraktı. Halbuki kilise üç görünümlü tektanrıcılığı benimsiyordu.

Anselmus, Roscelinus’un nominalizmine yani tümeller sadece sestir demesine karşı çıkan en güçlü sestir. Onun için tümellerin gerçekliği sadece felsefi bir tercih değil, imanın temel şartıdır. Anselmus’a göre tümeller, Tanrı’nın zihninde nesnelerden bağımsız olarak var olan gerçekliklerdir. Şöyle akıl yürütür: Eğer insanlık tümeli gerçek bir öz değil de sadece bir isimse, İsa Mesih’in tüm insanlığın günahını üstlenmesi imkansız olurdu. Çünkü insanlık diye bir ortak öz yoksa, İsa sadece tek bir birey yani İsa olurdu, tüm insanların özünü temsil edemezdi. Anselmus için akıl, imanın hizmetindedir. Tümellerin gerçekliğine inanmak, Tanrı’nın yarattığı düzenin nesnelliğine inanmaktır. Buna Fides Quaerens Intellectum  yani Anlamak İçin İnanıyorum ilkesi denir.

Abaelardus ise, Orta Çağ’ın en parlak ve asi zekasıdır. Önce nominalist Roscelinus’tan, sonra gerçekçi Champeaux’lu William’dan ders almış ve her iki hocasını da tartışmalarda yenerek kendi orta yolunu kurmuştur. Abaelardus’un tümeller problemine getirdiği çözüm, modern dil felsefesine çok yakındır. Abaelardus, hocası Roscelinus’un “Tümel sadece bir flatus vocis yani sestir” görüşüne katılmaz. Ona göre tümel bir ses değil, bir sermo yani sözdür. Fark nedir? Ses fizikseldir, ama söz bir anlam taşır. İnsan dediğimizde ağzımızdan sadece bir ses çıkmaz; bu ses zihnimizde belirli bir anlam oluşturur. Anlam nedir? Ona da Anlam nedir videomuzda değinmiştik, kartlardaki yönlendirmeye tıklayarak o videoyu da izleyebilirsiniz. Peki, dış dünyada “insanlık” diye bir şey yoksa, biz neden binlerce farklı kişiye “insan” diyoruz? Abaelardus burada “Ortak Durum” kavramını geliştirir: Dış dünyada gerçek olan sadece tekil varlıklardır (Ahmet, Ayşe). Ancak bu tekil varlıklar in statu hominis yani insan olma durumunda ortaktırlar. Zihnimiz bu ortak durumu fark eder ve onları tek bir isim altında toplar. Yani tümel, nesnenin içinde bir “eşya” gibi bulunmaz; nesnelerin benzerliğine dayalı olarak zihnimiz tarafından üretilen bir kavramdır. Abaelardus, tümeller tartışmasını metafizik bir varlık kavgası olmaktan çıkarıp bir mantık ve dil analizi haline getirmiştir.

Thomas Aquinas ise Doğanın Üçlü Durumu dediği sistemle tümelleri üç ayrı durumda ele alır. Ante Rem yani Nesnelerden Önce durumunda: Tümeller, dünyadaki nesneler yaratılmadan önce Tanrı’nın zihninde birer “ide” veya “plan” olarak vardır. Nesnelerden Önce durumu teorinin Platoncu yönünü oluşturur. In Re yani Nesnelerin İçinde durumunda: Nesne yaratıldığında, tümel o nesnenin essentia yani özü haline gelir. Örneğin, insanlık tümeli her bir insanın içindeki kurucu formdur. Nesnelerin İçinde durumu ise teorinin Aristotelesçi yönünü gösterir. Bu yönlere ek olarak Thomas Aquinas üçüncü bir durum da ekler: Post Rem yani Nesnelerden Sonra. Bu durumda insan zihni, nesneleri algıladıktan sonra onlardaki ortak özellikleri soyutlar ve zihninde tümel bir kavram mesela insanlık kavramı oluşturur. Özetle Aquinas der ki: Kırmızı tümeli kırmızı nesneler yaratılmadan önce Tanrı’nın zihninde bir plan olarak vardır. Kırmızı nesneler yaratılınca nesnenin özünde de bir kırmızı tümeli var olur. Sonra da bu kırmızı nesneler biz tarafından algılandığında, insan aklı kırmızı nesnelerdeki ortak kırmızılığı soyutlar ve zihinde bir kırmızılık tümeli meydana getirir.

Duns Scotus ise, Aquinas’ın sistemini daha da derinleştirmiş ve Doctor Subtilis yani İnce Doktor lakabını almıştır. O, Aquinas’tan farklı olarak tümellerin nesneden bağımsız, natura communis yani ortak bir doğası olduğunu savunur. Scotus’un tartışmaya kattığı en özgün kavram Haecceitas yani Bu-luk kavramıdır. Scotus’a göre “insanlık” veya “atlık” gibi tümeller, zihin onları düşünse de düşünmese de dış dünyada gerçektir. Buna Ortak Doğa der. Peki, “insanlık” ortak bir doğaysa, Ahmet’i Mehmet’ten ayıran şey nedir? Aquinas buna madde derken, Scotus buna Haecceitas yani Bu-luk der. Bu-luk, bir varlığı “o şey” yapan, onu diğerlerinden ayıran son mükemmellik katmanıdır. Ahmet’i Ahmet yapan, onun “Ahmetliği”dir. Scotus için tümel mesela insanlık ve tekil yani bu-luk bir nesnenin içinde bir arada bulunur. Aralarında gerçek bir ayrım yoktur ama zihinsel bir tasarımdan fazlası olan formel bir ayrım vardır.

Ockhamlı William ise Orta Çağ felsefesinin “yıkıcı” ve “yenilikçi” gücüdür. Tümeller tartışmasına son noktayı koymuş, Skolastik düşüncenin o güne kadar kurduğu devasa metafizik yapıları meşhur “usturası” ile kesip atmıştır. Onunla birlikte Orta Çağ kapanmaya, modern düşünce ise doğmaya başlamıştır. William’ın en meşhur ilkesi, bugün bilimsel yöntemin de temel taşlarından biri olan Ekonomiklik İlkesidir. Entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem yani Zorunlu olmadıkça varlıkların sayısı çoğaltılmamalıdır. Bu ilkeyi tümeller tartışmasına şöyle uygular: Eğer dünyayı ve bilgiyi sadece tekil nesnelerle (bu kedi, şu ağaç) açıklayabiliyorsak, bir de bunların üzerine “kedi-lik” veya “ağaç-lık” gibi görünmez, soyut “tümeller” eklemeye gerek yoktur. Bu, zihinsel bir kalabalıktır ve gereksizdir. William’a göre dış dünyada var olan her şey, ama her şey tekildir. Peki, tümel nedir? Tümel, nesnelerin dışında veya içinde gerçek bir varlık değildir. O sadece zihnimizin kullandığı bir işaret veya terimdir. Zihnimiz benzer tekil nesneleri gördüğünde, onları gruplandırmak için ortak bir “etiket” üretir. Örneğin “insan” kelimesi, dış dünyadaki milyarlarca tekil kişiyi temsil eden zihinsel bir semboldür. Bu sembol sadece zihindedir, dış dünyada “insanlık” diye bir töz yoktur. William, Aristoteles ve Aquinas’ın “soyutlama” teorisine karşı çıkar. Ona göre en kesin bilgi, tekil nesnenin doğrudan algılanmasıyla elde edilen sezgisel bilgidir. Bir nesnenin var olup olmadığını, niteliklerini ancak o tekil nesneyle doğrudan temas kurarak anlarız. Bu yaklaşım, Orta Çağ’ın kitaplara ve otoriteye dayalı bilgi anlayışından, modern bilimin gözlem ve deneye dayalı anlayışına geçişteki en büyük adımdır.

Böylece bir videonun daha sonuna geldik. Videolarımızdan haberdar olmak için abone olmayı ve bizlere destek olmak için videoyu beğenmeyi unutmayın.


Sizin Tepkiniz Nedir?

Üzgün Üzgün
12
Üzgün
Kızgın Kızgın
10
Kızgın
Hahaha Hahaha
9
Hahaha
Beğendim Beğendim
8
Beğendim
İnanılmaz İnanılmaz
6
İnanılmaz
Sevdim Sevdim
5
Sevdim
Beğenmedim Beğenmedim
4
Beğenmedim
AHALİ

0 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Yazı Formatı Seçiniz
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Video
Youtube and Vimeo Embeds